Yazardan Not
Bu metinler, açıklamak için yazılmadı.
Rahatlatmak için de.
Burada anlatılanlar;
insanın bağlanmaya dair bildiklerinden çok,
bedeninde taşıdıklarına yakındır.
Eşiklerde, durulan anlara,
‘’Askı’’da, askıda kalan duygulara,
‘’Karşılaşmalar’’da, bir ötekiyle karşılaşıldığında
harekete geçen eski hikâyelere bakıyorum.
Kimi zaman bir ilişkiden,
kimi zaman seans odasında yankılanan tek bir cümleden…
Bazen bir kitap karakterinin bakışında durup kalan bir duygudan,
bazen bir şiirin içinden uyanan bir histen,
bazen de bir şarkının
beklenmedik bir dizesinden yola çıkarak…
Bu yazılar,
“ne yapmalıyım?” sorusuna cevap vermek için değil;
“şu an bende ne oluyor?” sorusuna alan açmak için var.
Burada hız yok.
Çözüm yok.
Yol göstermek yok.
Sadece durmak,
fark etmek
ve belki ilk kez
kendine biraz daha yakından bakmak var.
(Bağlanmaya Yaklaşmadan Önce)
Eşik, bir yer değildir.
Bir andır.
İnsan ne tam içeridedir,
ne de çıktığı yere dönebilir.
Yakınlık hissedilir,
ama adım henüz atılmamıştır.
Bağlanma, çoğu zaman burada kendini belli eder.
Yaklaşma isteği ile geri çekilme dürtüsü
aynı anda belirir.
Beden karar verirken,
zihin geride kalır.
Eşiklerde zaman yavaşlar.
Nefes tutulur.
Omuzlar hafifçe gerilir.
İnsan, bir şey olacağını hisseder
ama ne olacağını bilmez.
Bu an tanıdıktır.
Bir mesajı göndermeden önce.
Bir cümleyi tamamlamadan hemen önce.
Bir adım atmadan önce.
Eşik, bağlanmanın hafızasını taşır.
Bir zamanlar yaklaşmanın nasıl karşılandığını,
kalmanın mı yoksa geri çekilmenin mi
daha güvenli hissettirdiğini hatırlatır.
Bu yüzden eşikler çoğu zaman sessizdir.
Ne büyük duygularla gelir,
ne dramatik kararlarla.
Daha çok küçük beden sinyalleriyle konuşur.
Bir duraksama.
Bir gecikme.
Bir “şimdi değil” hissi.
Ama eşikte uzun süre kalınamaz.
Ya temas edilir,
ya mesafe korunur.
İnsan burada,
kendine doğru da bir karar verir.
Yakınlığa izin vermek mi,
yoksa kendini korumak mı?
Ve belki de asıl soru şudur:
İnsan, bir adım atarken
neyi kaybetmekten değil,
neyi riske atmaktan korkmaktadır?
…
Bu bölümde,
insanın bağlanmaya yaklaşırken durduğu anlara bakacağım.
Kararın hemen öncesine.
Bedenin “evet” ile “hayır” arasında kaldığı yerlere.
Bu metinler,
adım atmaya zorlamak için değil;
eşikte durmanın neyi anlattığını
sessizce fark etmek için yazılacak.
Çünkü bazı eşikler,
geçilmek için değil,
anlaşılmak için vardır.
(Bağlanmanın Bedende Durdurulduğu Yer)
Bazen insan bağlanmaz.
Ama kopmaz da.
Yakınlık ihtiyacı vardır,
ama temas bedende güvenli hissettirmez.
İleri gitmek istemez,
geri dönmek de mümkün değildir.
İşte orası askıdır.
Askı hâli sessizdir.
Büyük duygularla gelmez.
Ne ağlatır ne sarsar.
Daha çok, her şeyin biraz uzakta durması gibidir.
İnsan yaşar.
Yapar.
Devam eder.
Ama sanki kendi hayatına
bir adım geriden bakar.
Beden bu hâli tanır.
Bir zamanlar fazla gelen duyguların,
karşılıksız kalan çağrıların,
yarım kalan temasların ardından
öğrenilmiş bir duruştur bu.
Nefes yüzeyselleşir.
Göğüs genişlemez.
Duygular gelir ama tutunamaz.
Sevinç uğrar, geçer.
Üzüntü dokunur, derinleşmez.
Bu bir eksiklik değildir.
Bir korunma biçimidir.
Bağlanma, ilk zamanlarda
düzenlenerek öğrenilir.
Bir bakışla sakinleşerek,
bir sesle toparlanarak.
Ama bu düzenleme tutarsız kaldığında,
beden başka bir yol bulur:
Hissetmemeyi.
Askı hâli,
duygunun yokluğu değil,
duygunun beklemeye alınmasıdır.
Heidegger’in sözünü ettiği kaygı,
bazen böyle görünür.
Belirsizdir.
Nesnesi yoktur.
Ama insanın varoluşuna yayılır.
Bu yüzden askıda kalan insan
çoğu zaman kendine şunu soramaz:
Ne hissediyorum?
Çünkü soru bile fazla yakındır.
Ama askı kalıcı değildir.
Beden, sonsuza kadar tutamaz.
Ya duygu yavaşça geri çağrılır,
ya da uzaklık derinleşir.
Ve belki de asıl soru şudur:
İnsan, hissetmenin getireceği acıyı mı
yoksa hissetmemenin sessizliğini mi
daha tanıdık bulmaktadır?
…
Bu bölümde,
hissedememenin ardındaki hikâyelere bakacağım.
Yakınlığın neden bazen donuklaştığına,
duyguların neden askıda kaldığına,
ilişkilerin neden “oluyormuş gibi” yaşandığına.
Bu metinler,
hissetmeye zorlamak için değil;
askıda kalanın neyi koruduğunu
sessizce fark etmek için yazılacak.
Çünkü bazen insan,
ancak durarak hayatta kalır.
(Bağlanmanın Ötekiyle Sınandığı An)
İnsan, hayata tek başına başlamaz.
Bir yüzle karşılaşarak başlar.
Henüz kelimeler yokken,
bedenler birbirine ayarlanır.
Bir bakışta sakinleşen nefes, bir dokunuşla düzenlenen ritim…
İlk karşılaşma, bir bilgiden çok bir his bırakır geriye:
Burada güvende miyim?
Bu soru, cevaplanmadan yerleşir bedene.
Yıllar sonra karşılaşılan her yüz,
her ses, her susuş
o ilk teması hatırlatır.
Bilerek değil.
Hatırlanarak değil.
Ama bedensel bir yankıyla.
Bir bakış fazla uzun sürerse,
bir ses beklenmedik bir yerden dokunursa,
insanın içinde eski bir şey hareketlenir.
Yaklaşmak ister.
Ya da geri çekilmek.
Çünkü her karşılaşma,
sadece bugüne ait değildir.
Öteki, insanın bağlanmaya dair öğrendiklerini uyandırır.
Yakınlığın nerede güvenli hissettirdiğini,
nerede kesildiğini,
kalmanın mı yoksa uzaklaşmanın mı
daha tanıdık olduğunu açığa çıkarır.
Bu yüzden bazı karşılaşmalar sarsıcıdır.
Sadece karşımızdakinden dolayı değil,
bizde dokunduğu yer yüzünden.
Levinas’ın işaret ettiği gibi,
ötekinin yüzü bir taleptir.
Ama bu talep, ilk kez orada ortaya çıkmaz.
İnsan, o talebi çok daha önce öğrenmiştir:
bir yüzün içinde karşılanmayı
ya da karşılıksız kalmayı.
Karşılaşmalar bu yüzden yorucudur.
Çünkü ötekiyle kalmak,
aynı zamanda insanın
ilk bağlanma hikâyesine yeniden bakmasıdır.
Ve belki de asıl soru şudur:
İnsan, bugünkü ilişkilerinde
ilk karşılaşmasından kalan neyi
hâlâ taşımaktadır?
Bu bölümde,
karşılaşmaların insanın içinde bıraktığı izlere bakacağım.
Bir bakışın neden bazen ağır geldiğine,
bir sesin neden beklenmedik bir yerden dokunduğuna,
bazı yüzlerin neden tanıdık,
bazılarının neden tehditkâr hissettirdiğine.
Ama her seferinde,
insanın bağlanmaya dair öğrendiklerini
yeniden harekete geçiren karşılaşmalar...
Yakınlığın nerede kesildiğini,
kalmanın mı yoksa uzaklaşmanın mı
daha güvenli hissettirdiğini soran hikâyeler olacak burada.
Bu metinler, cevap vermek için değil;
durmak, fark etmek ve duymak için yazılacak.
Çünkü bazı karşılaşmalar açıklanmaz.
Sadece iz bırakır.